Antika Dünyada Kuntika İşler

Hangi projeksiyon cihazını seçmek gerekir?


Teknolojinin her geçen gün gelişiyor olması  ve kendini yenilemesi teknolojik ürün çeşitliliğini sağlamaktadır. Ürün çeşitliliği kullanıcı açısından bir avantajdır. Fakat bazı durumlarda kafa karışıklığını da sebep olabilmektedir. Projeksiyon cihazları bakımından da durum tam olarak böyledir. Şu an bir projeksiyon cihazı almaya karar verseniz  alabileceğiniz ürün çeşitliliği, donanım özellikleri, marka çeşitliliği muhakkak bir kafa karışıklığına ve kararsızlığa sebep olacaktır.

Bunları yaşamamanız adına size bu konuda fikir sahibi olmanızı sağlayacak bazı önemli noktaları söyleyeceğiz. Öncelikle farklı ihtiyaçlara yönelik projeksiyon çeşitleri olduğundan ne amaçla alacağınızı belirlemek önemlidir.Çünkü evde sadece film izlemek amaçlı alacağınız bir projeksiyon cihazının kullanmayacağınız  kendi donanımsal özellikleri işinize yaramayacağından belki de boş yere fazladan bir bütçe ayırmanıza sebep olacaktır. Odanın büyüklüğü yada küçük olması yine projeksiyon cihazınızın modelini belirleyecektir. İş amaçlı alacağınız bir projeksiyon eğer sunumlarda kullanılacaksa taşınabilir laptop destekli pratik özelliklerini öne çıkaran bir model olmasını gerektirecektir. Eğer 3d oyun oynamayı  ve 3d boyutlu filmleri seviyorsanız 3d bir projeksiyon cihazını seçebilirsiniz.

Projeksiyon cihazını seçerken de en çok lamba ömrünün kaç saat olduğuna ,ışık gücünün parlaklığına ,projeksiyon perdesinin kalitesine ve kontrast ayarlarına dikkat etmeniz gerekir. Çözünürlük de önemli ve dikkat edilecek bir özelliktir. Çoğu tüketicinin yaptığı hatalardan biri elektronik aletleri alırken ön araştırmayı yapmamak ve bilinçsiz bir tercih yapmaktır. Daha sonra yaşanacak sıkıntılar da işte bu yüzden sizi zor duruma sokacaktır. Tüm bunları yaşamamak adına internet üzerinden teknoloji ile ilgili forumları almayı düşündüğünüz ürün ile ilgili kullanıcı yorumlarını mutlaka okumanızı tavsiye ederiz. 

Şeker ve bedenimiz


Doktorlar, hastalarına; kilo verme sürecinde harcadıkları enerjiden daha düşük enerji almalarını önermektedir.. Bu bağlamda diyetteki yağ ve şeker alımını biraz kısıtlarız. Genel olarak danışmanlar, yağlı yiyeceklerin ve kızartılmış ürünlerin tüketimini sınırlandırabilse de; şekerin eksikliğini hissetmekte, doğal karbonhidrat kaynağı olan (tahıllar, kurubaklagiller, peynir dışındaki süt ürünleri, sebze ve meyve gibi) besinlerden aldıkları şeker ile yetinememekte. Zaten çocukluk çağındaki ödüllendirici beslenme alışkanlığında sürekli tatlı verilmesi, kişide yetişkinlik döneminde tatlı yenildiğinde pişmanlık hissinin oluşmamasına, hatta “iyi bir şey yapmış” gibi tatlıyı yerken mutluluk duymasına sebebiyet vermektedir.

Vücudumuzun Gerçekten Şekere İhtiyacı Var mıdır ?

Beyin, sinir sistemi ve alyuvarlar normal koşullarda enerji ihtiyaçlarını mutlak surette karbonhidratlardan karşılamak durumundadır. Bazı karbonhidratlar besinlerde doğal olarak bulunurlar (meyvelerde fruktoz, sütte laktoz, tahıllarda nişasta gibi). Bazıları ise sonradan ilave edilirler (sofra şekeri ve şeker içeren besinler). Kaynağı ne olursa olsun, vücut gerçekte bu farkı anlamaz. Karbonhidratlar büyük oranda bitkisel kaynaklı besinlerden alınmaktadır. Bu karbonhidratlar vücudumuzda yapıtaşı olan glikoza dönüşür ve kan şekerinin esas kaynağını oluştururlar. O nedenle Dünya Sağlık Örgütü günlük enerjimizin %%55-60’ının karbonhidratlardan karşılanması gerektiğini vurgulamaktadır.

Fazla Karbonhidrat Tüketiminin Zararları Nelerdir ?

Vücut, kan şekerinin tümünü aynı anda enerjiye çevirememektedir. Kan şekeri düzeyi normalin üzerine çıktığında; pankreastan salınan insülin hormonu fazla şekerin depolanması için karaciğer, kas ve diğer hücreleri uyarır. Glikozun bir kısmı, kas ve karaciğerde glikojen şeklinde depolanır. İhtiyacından fazla enerji tüketimi durumunda vücut, bir kısım glikozu vücut yağına çevirir. Dolayısıyla obezite ve beraberindeki 40’ı aşkın hastalık için davetiye çıkartılmış olmaktadır. Bu nedenle karbonhidratları azı karar çoğu zarar mantığı ile değerlendirmekte yarar vardır. Son zamanlarda şeker kullanımının hızla artmasıyla birlikte kalp – damar hastalıkları, diyabet, kanser, sindirim sistemi hastalıkları ve romatizmal hastalıkların görülme sıklıklarında artışlar olmaktadır.

Hiç Şeker Tüketmemek Vücutta Bir Eksiklik Yaratmaz mı ?

Rafine edilmiş haliyle şeker 200 – 300 yıllık kısa bir geçmişe sahiptir. Peki şekerin keşfinden önce insanlar bu ihtiyaçlarını nasıl karşılıyordu, acaba vücutlarında bir eksiklik olmuyor muydu? Nasıl ki arabanın hareket edebilmesi için deposunda benzin olması gerekiyorsa, vücudumuz için de temel enerji kaynağı glikozun bulunması gerekir. Ancak bu glikoz, çayın içerisine atılan ve tatlıların yapımında kullanılan rafine haliyle sofra şekeri olarak görülmemelidir. Yukarıda da belirtildiği gibi doğal besinlerden de bu şekerin elde edilmesi söz konusu olmaktadır. Eğer ki sofra şekerinin eksikliği durumunda metabolizmamız sıkıntı oluştursaydı; sağlık personeli diyabeti olan bireylere de her gün tatlı yemelerini önerirdi. Yoğun olarak 1900’lü yılların başından itibaren beslenmemizde yer alan şeker, daha öncesinde saraylarda kullanılan lüks bir besin maddesi olarak tanımlanmaktadır. Günümüzde şekerin girmediği bir yer yok gibi. O nedenle bebeklikten itibaren şekerli besinlere alıştırılan bir insana sağlık problemlerinden ötürü “artık şekeri hayatınızdan çıkarmalısınız” demek çok zor.

Şeker Vücutta Nasıl Bir Sıkıntı Yaratmaktadır ?

Hızla ve hemen kana karışan, saflaştırılmış ve rafine şeker içeren besinler kan şekerinde ani bir dalgalanmaya neden olurlar. Çok kısa sürede yükselen kan şekeri yaklaşık yarım saat sonra aynı hızda düşmeye başlar. Her çıkışın bir inişi vardır. İşin kötü tarafı; tatlı yenildikten bir süre sonra artan ve azalmaya başlayan kan şekeri seviyesi eski seviyesinin de altına düşmektedir. Dolayısıyla kan şekerinde aniden bir pik yaşanması tekrardan tatlı yeme isteği doğurmaktadır. Bu nedenle kimse bir parça tatlı yiyerek “dur” diyememektedir.

İskandinav ırkının sonunu kullandıkları ev içi kimyasallar getirecek


Kopenhag Üniversitesi’nden Profesör Niels Skakkebaek araştırma hakkında, “Endüstriyel ürünlerdeki endokrin engelleyici kimyasallarla insan spermlerinin işleyişi arasında ilk kez doğrudan bir bağlantı tespit ettik. Bulgularımız, bu kimyasalların önceden düşünüldüğünden daha tehlikeli olduğuna işaret. Fakat modern toplumlarda artan kısırlığı bu şekilde açıklayıp açıklayamayacağımızı gelecekteki araştırmalar gösterecek” dedi.

Üniversitenin araştırmalarını Almanya’daki bağımsız akredite olmuş laboratuvarlarda yapmış olmaları akla daha önce benzer bir araştırmayı yaptıklarını ve belki de bunu ikinci defa literatüre geçirmek için tekrarladıklarını düşündürtüyor. Kuzeyde bulunan iskandinav ülkelerinde genetik olarak çok az görülen bu durum nedeni ile böyle bir araştırmaya girdiklerini ve bu ülkelerde genel olarak bir sperm kalitesi düşüşünün ilahi takdir olamayacağı düşüncesi ile yaptıklarını ifade etmişlerdir.

Norveç üniversitesinin Almanya’da akredite olmuş bağımsız laboratuvarlar da yaptıkları araştırmaya göre, erkeklerde açıklanamayan sperm kalitesi düşüşünün sebebi evlerde kullanılan maddeler olabileceğini gösterdi. Ayrıca sperm kalitesi yanında orta yaş ve bu yaşın üzerindeki erkeklerde kısırlık oranının son 50 yıl içerisindeki artışında da bu maddelerin etkisinin olduğu ispat edilmiş oldu. Her ne kadar bu çalışmalar yıllar boyunca devam edecek olsa da ilk bulgular bu yönde sonuçları doğrular nitelikte.

Diş macunu, sabun, güneş kremi ve bazı plastik maddelerde bulunan her üç kimyasaldan birinin, erkeklerde sperm kalitesini düşürdüğü ortaya çıktı. Almanya’nın Bonn kentindeki Avrupa Çalışmaları merkezinde yapılan araştırmada, evlerde yaygın olarak ‘görülen‘ 96 kimyasaldan 30′u spermlerin yüzme hareketini doğrudan etkilediği tespit edildi. Öyle ki, spermler yumurtayı döllemek için kritik önem taşıyan enzimleri olması gerekenden daha erken salıyor.

Bu spermin dölleme yeteneğini direkt etkilemese de dölleme ihtiyacı olan anlarda bu enzimin daha önceden vücut tarafından salınması nedeni ile sperm dölleme yapacak enzimlere ulaşamıyor ve yumurta üzerinde tutunamıyor. Yani bir açıdan sperm, ‘kısır‘ hale geliyor. Araştırma, söz konusu kimyasalların vücuda aynı anda girmesi sonucunda bir tür ‘kokteyl etkisi’ ortaya çıktığını, yani kısırlaştırma etkisinin arttığını da ortaya koydu. Ayrıca orta yaşın üzerindeki bu etki beraberinde bazı spermin içinde bulunan ve belirli bir ömrü olan kromozomları da etkiliyor. Spermin hayat süresi ile spermin taşıdığı cinsiyeti belirlemek için önemli olan taşınan kromozomların hayat süresi normalde benzer süreler de olmak zorunda. Fakat yaşamın değişen şartları nedeni le bu tüm dünyada değişiklik göstermiş ve %% 10 oranında daha kısa yaşayan kromozomların varlığı 90 lı yıllarda tespit edilmiş ve bunun sonucu olarak tüm dünyada erkek cinsiyetinin %% 10 olarak dişi cinsiyetini taşıyan kromozomlar lehine dengesini bozulduğunun göstergesi olmuştur. Yani aslında normale göre %%10 oranında erkek olması gereken bebekler bu nedenle dişi olarak dünyaya gelmektedirler.

Almanyadaki yapılan bu araştırma bu süre farkını %%50 lere çıkardığını bu nedenle bu konuda bir önlem alınmadığı takdirde iskandinav ırkını devam ettirmek için normalden 4 kat daha fazla erkek bebek doğumuna ihtiyaç olduğu belirtilmiştir. 20 yıl içerisinde bir önlem alınmadığı takdirde geri döndürülemez bir noktaya gelerek yüzyıl içerisinde iskandinav ırkının tarih sayfalarından silinme ihtimali ile karşı karşıya gelineceği bildirildi.

The Independent, insanların söz konusu kimyasallara her gün gıda ve içeceklerin yanı sıra krem veya sabun yoluyla da maruz kaldığını; bu araştırmanın sonucunda Avrupa’da bazı ürünlerin kullanımına yasak veya kısıtlama getirilebileceğini yazdı.

Dünyadaki tüm erkeklerin benzer tehlike altında bulunmasına rağmen iskandinav erkeklerinin bu noktada daha fazla zarar görmesinin sebebi bu ırka özgün genetik bir farklılık olup olmaması üzerine çalışmaların şekilleneceği belirtiliyor.

Buradan çıkan sonuç; aslında insanlık tarihi belkide diş macunlarımız nedeni ile bitebilir.

2014 Model SEO Teknikleri


Artık her yıl yeni SEO teknikleri keşfetmek, öğrenmek ve uygulamak lazım oluyor; çünkü arama motorlarının algoritmaları neredeyse yılda bir kere güncelleniyor. Tabi ki geleceği görmek mümkün değil, ancak mümkün olan bir şey varsa o da geçmişe bakarak gelecek hakkında fikir edinebileceği. Bu yüzden 2013’te SEO adına neler olmuş ve bu yıl ne olacak, gelin beraber bakalım.

Google Penguen 2.1 güncellemesi tabir-i caizse 2013 yılına damga vurdu. Neredeyse yolu SEO’dan geçen tüm web siteleri etkilendi. Çünkü bilindik tekniklerin yanlış uygulamalarına dur diyen Google, SEO çalışması yapacaklara şu emri verdi; “işinizi düzgün yapın!”

Bazı çevreler her yıl yapılan bu güncellemeleri Google’ın Adwors, yani reklam satmak için düzenlediğini ileri sürdüler. Gerçekten de Google’ın reklam pazarı muazzam büyüklükte ve SEO ile bir yere varamayanlar ya da ani dalgalanmalar yaşayanlar reklama başvurabilir. Ama bize kalırsa Google böyle hesaplar yapmaz. Güncellemelerin sebebi kullanıcılara daha iyi bir deneyim sunmak.

Diğer dikkat çeken nokta da SEO uzmanlarının tavrı. Güncelleme sonrası siteler çakılınca herkes sanki yaptıkları çalışmalar dört dörtlükmüş ama buna rağmen siteleri düşmüş gibi Google’a kızıyor. Oysa internetin durumu ortada; ne yazık ki büyük kısmı işe yaramaz bir çöplük.

Mobil İnternetin Yükselişi

İnternetin taşınabilir olması, hayatlarımıza daha çok nüfuz etmesi anlamına geliyor. Şöyle söylersek daha anlaşılır olur; 2013 yılında 12 milyon kişi mobil internet kullanıcısıydı. Üstelik bu sayı çığ gibi büyüyor. Bu da demek oluyor ki mobil internet için yapılacak çalışmalar önem kazanıyor.

Gelelim meselenin SEO ile alakalı kısmına. Mobil aletler üzerinden en çok sosyal medya platformlarına girmeyi seviyoruz. Sosyal medyayı kullanarak SEO yapacaksınız, sitenizin mobil internet ve cihazlara göre optimize edilmesi gerektiğini unutmayın. Hatalı ya da geç açılan bir siteyi artık kimse beklemiyor!